Yaş gelmiş 32’ye daha fazla bekleyemem..

Mayıs 2013, Arnavutköy Fotoğraf: Caner Okutan

Mayıs 2013, Arnavutköy
Fotoğraf: Caner Okutan

1988’in Kasım ayıydı. Doğduğum şehir olan Eskişehir’de kış kendini sonbahardan gösterirdi, belki hala öyledir, yıllardır görmedim. Küçük camından mutfak masasına kış güneşin vurduğu bir Kasım günüydü, balkona çıktığında göğsüne ayazın vurduğu bir Pazar günüydü. Babam Pazar günleri dükkanı açmaz, evde bize kahvaltı hazırlardı. Fıstıklı salam kızartırdı, fıstıklı salam pahalıydı o zamanlar, ben çok severdim ama her gün yemeye paramız yetmezdi.

Sonra bir anda evde herkes kayboldu. Boyama kitabımda, yanında Atılgan duran bir He-Man boyuyordum, annem o sabah bana turuncu, sarı ve pembeyi karıştırarak ten rengi yapmasını öğretmişti. Hemen öğrenmiştim, hep çabuk öğrendim. Bitirdiğim resmi göstermek için birini arıyordum, ev bomboştu. Sonra kapı çaldı, “Kim o?” dedikten sonra babamın sesini duyunca kapıyı açtım. Evimizde telefonumuz yoktu o yıllarda, çok kısa bir zaman sonra öğrendim babam bakkal dükkanımıza gidip babaannemleri aramış, altı ay sonra aileye katılacak kardeşimi müjdelemiş.

Babam gelir gelmez, beni aldı, alt komşumuza emanet etti. Boyama kitabım evde kalmıştı, daha kimseye gösterememiştim ten rengi He-Man’i. Altı yaşındaydım, saatlerce babamın beni gelip almasını bekledim. Gelmedi. Saatler, altı yaşındaki bir kız çocuğu için bir ömür kadar uzun olabiliyor. Bekledim. Okumaya devam et

Reklamlar

Yaşlanmaya Başladığım An

Yaslanmaya Basladigim AnÖlümle tanıştığımızda, ben henüz bu dünya üzerindeki yedinci yılımı tamamlamamıştım. O gün neredeyse tanıdığım herkes ağlıyordu. Ben ağlamadım. Oysa okul bahçesinde koşmamam tembihlenmesine rağmen, söz dinlemeyip, düşüp de annemin yeni aldığı beyaz külotlu çorabımı parçaladığım yetmiyormuş gibi, dizimi kanattığım gün nasıl ağladığımı daha dünmüş gibi hatırlıyorum. Ama o gün ağlamadım. Herhalde dizimi kanattığım günkü kadar canım yanmamıştı. O günden sonraki günlerde de ağlamadım. Ta ki bir gün ağlamayışımın toplum içinde –ki toplum o yıllarda ailem ve aile dostlarımızdan oluşuyordu- hoş karşılanmadığını anlayana kadar.

Ölülerin ardından ağlamak gerekirmiş, bu vesileyle öğrendim. Kaybettiğimin ne olduğunu henüz bilmediğim ve çok erken yaşlarda kaybettiğim için ilerleyen yıllarda da hiç öğrenemediğim şeyler için ağlamam uygun görüldüğünden, neye ağladığımı bilmeden ağlamaya başladım. Çocukken ağlamak daha kolaydı.

Okumaya devam et

Bi’ ağlasam.. Bitecek her şey..

Bi’ ağlasam,No Name by Sezen Tulgarer bitecek her şey. (Dikkat: “bir ağlasam” veya “bi-ağlasam” değil; “bi’ ağlasam”)

En son ne zaman ağladığımı hatırlamaya çalışıyorum, bi’ vakittir. Yüreğimi sıkıştıran bi’ filmin sonunda ya da bi’ arkadaşın ölümündeki ağlamayı kastetmiyorum. En son ne zaman öz’üm için ağlamıştım? Bi’ vakittir sadece düşünüyorum. Ağla(ya)mıyorum ve düşünüyorum. Neden düşündüğümüzü düşünüyorum. Neden düşünüyoruz ki? Tüm bu düşünceler, bi’ gün evren addettiğimiz o büyük enerjinin şuursuz bi’ parçası olmayacak mı?  Neden hala düşünüyoruz ki?!

“Nasılsın?” diye soruyor insanlar beni gördüklerinde. Bu soruya ehemmiyet verdiğimden sebep cevaplamadan önce iyice düşünüyorum, acaba nasılım diye.   Okumaya devam et

Aziz Dostum

Aziz Dostum

7 Temmuz  2011, Istanbul

Sayın Tanrı,

Umarım size ‘Tanrı’ diye hitap etmemde bir sakınca yoktur. Son haftalarda normal bir insanoğlunun düşünmesi gerektiğinden biraz daha fazlasını düşünmüşüm. Düşündüklerim arasında cümlesini kurabildiklerimi kalemim yettiğince yazmışım. Cümlesini henüz kuramadığım düşüncelerimi ise biraz yüksek sesle düşünmüş olsam gerek ki insanoğulları akıl sağlığımı yitirdiğime kanaat getirdi (Bu noktaya kadarki cümlelerimde eylemlerimden miş’li geçmiş zamanla bahsetmem, bahsi geçen zaman zarfını biraz puslu biraz buğulu geçirmemden sebeptir. Lütfen bana arpa suyunu, aslan sütünü tüketmenin caiz olmadığını söylemeyin. Kazara mı yaptınız da sonra yasaklama ihtiyacı duydunuz bilemem tabii ama insanoğluna bahşettiğiniz en değerli lütuftur kendileri).

Sözü uzatmadan mevzuya gelmek isterim,  Okumaya devam et

Emek kalesi düştü ama davamız devam ediyor..

Emek SinemasiSiz! Evet, size soruyorum! Sizin uğruna savaş verdiğiniz bir davanız var mı? Peki, siz davanız için sahip olduğunuz nelerden vazgeçebilirsiniz?

Bir adam var bu ülkede, adam gibi bir adam, adı Atilla Dorsay, şahsen tanımam. Ama onunla aynı havayı soluduğum için onur duyarım. Bir adam var bu ülkede, davası uğruna 45 yıllık koltuğunu masaya sürüp restini çeken ve sözünden dönmeyen. 2011 yılıydı Dorsay “Emek yoksa ben de yokum” dediğinde.

Şimdi bugün bir adam çıkıyor ve diyor ki “Kıyma kendine Atilla Dorsay”. Bir adam,  adı Akif Beki. Ekliyor: “Kıyma kendine üstat! Yıkılan bir binanın yerine yenisi, hatta belki aslına da uygun çok daha iyisi yapılır ama kıyılan bir ustanın yerine aynısı kolay yetişmiyor. Gel yeniden düşün bu istifayı. Tarihi de olsa bir bina için kalemini feda etme, çünkü sen o binadan daha kıymetlisin.” Buyurun size Türkiye’nin portresi, düştüğümüz yerin varaklı çerçevede resmi. Okumaya devam et

Aptallık: Son bin yılın en büyük buluşu

Özgür Üniversitemiz Vikipedi tarafından; ekonomik, sosyal, teknolojik, kültürel, politik ve ekolojik denge açılardan küresel bütünleşmenin, entegrasyon ve dayanışmanın artması anlamına geldiği belirtilen KÜRESELLEŞME kavramı, Türk Dil Kurumu’na ne zaman girdiği bilinmemekle birlikte Kurumun tanımlama noktasındaki acizliğinin son noktasıdır.

Küreselleşme isim Küreselleşmek durumu, globalleşme

Globalleşme isim Küreselleşme

Bkz. Tdk.gov.tr

Haiti EarthquakeÖz dilimizde tanımlayamadığımız ama çaresizde hayatımıza aldığımız ‘küreselleşme’yi, anlamı bilerek ya da bilmeyerek ya da bilip de bilmezlikten gelerek “Küreselleşen dünyamızda…” diye başlayan cümlelerde kullanmayı pek seviyoruz.

Tüme varım yaparak ilerleyelim.

İNSAN. Genetik kodlarına ‘madde bağımlılığı’ işlenmiş yürüyebilen ve kendini dünyanın hakimi sanan yaratık. Gözünün gördüğü her şeye sahip olmak isteyen bir canlı türü. Okumaya devam et

Aşk*

magimel-binoche-les-enfants-du-siecleBiz ayrı dünyaların değil, ayrı gezegenlerin insanlarıyız: O iş olmaz!

Evin bir köşesine Şems otursun, diğer köşesine Hayyam. İkisinin de meramı aşk olsun. Biri semada, biri kadehte yok etsin benliğini.İkisinin de aşkları baki olsun. Biri desin ki “Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen hiç ol! Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışında ki biçim değil içinde ki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil hiçlik bilincidir”. Diğeri desin ki “Ey dünyanın işinden haberi olmayan sen yoksun, dünya esen yel üstüne kuruldu. Varlığımız iki yokluk arasındadır, çevrendekiler de hiçtir sen de bir hiçsin”. Ama aşk olsun!

(Türkçedeki tüm anlamlarıyla, aşk olsun)

O gezegenden biri bu gezegenden birine aşık olduğunda, o iş benzer mi sanırsın Şems’le Mevlana’nın aşkına. O gezegenden biri bu gezegenden birine aşık olduğunda, Şems’le Hayyam gibi evin iki köşesinde otururlar, diller lal olur, gözler konuşur.  Okumaya devam et