Ağaç yeşil, güneş sıcak, kelebekler güzel, erkekler güçlüdür..

PicsArt_06-22-01.55.44

Fulsen’in ta kendisi, Istanbul, Nisan 2000

Ben on yedi, o yirmi sekiz yaşındaydı tanıştığımızda.

Aurore… Ne güzel bir adı vardı. Doğduğu toprakların dilinde, güneş doğmadan az önce beliren aydınlık, seher, başlangıç demekti. Çocukları “Adınla yaşa evladım” diye sever ya büyükler, o adıyla yaşayamadı.

1804 yazıydı. Babası bir mucizeyi kucaklar gibi onu kollarını alıp dünyaya az önce açılmış gözlerinin içine baktı ve “Hoş geldin, Amandine Aurore Lucile Dupin… Hoş geldin kızım” dedi. Devrim çocuğuydu, güzel günler göreceğine inanıyordu herkes.

Babasını küçük yaşta kaybetti. Kuzguni saçlarına çiçekler takmayı seviyordu. On sekiz yaşına geldiğinde Casimir Dudevant ile evlendi. Âşık olduğu için mi yoksa zorlu geçen yılların ardından kendini manastırdan kurtarmak için mi, bilinmez… Bunu takip eden dokuz yıl boyunca herkes ona Barones Dudevant diye seslendi.

Benim için Aurore kimse, Aurore için de Jean-Jacques oydu. Kendini Rousseau’nun eşitlik ilkeleri ile büyüten genç kadın, ne toplum içinde ‘barones’ sıfatını taşıyabiliyor ne de evliliğin içindeki hiyerarşik yapıya boyun eğebiliyordu. Kocasını terk ettiğinde yıl 1831’di. Okumaya devam et

Yıllar sonra..

8 Ocak 2013, Taksim Fotoğraf: Sezen Tulgarer

8 Ocak 2013, Taksim
Fotoğraf: Sezen Tulgarer

2003’un Şubat ayıymış. Tarihi ben hatırlamıyordum, dün gelen mektuptan öğrendim. Fakültenin son yılıydı, gündüz kısmi türevli diferansiyel denklemlerden, akşam da soğuktan kaçanların boş masa bırakmadığı Sarı Kahve’de servis yapmaktan yorgundum. Aynı işyerini ama ayrı hayatları paylaştığımız bir arkadaşımla, İstiklal Caddesi’ni yavaş yavaş boşaltan insanların üzerine doğru yürüyorduk.

O yıllarda Beyoğlu’nu yaşayanlar iyi bilir. Galatasaray Lisesi’nin tam karşısındaki pasajın alt katında Babazula isimli, mahzen tadında ve ilk gençlik anılarımın pek çoğuna ev sahipliği yapmış bir bar vardı. Masalarının üstünde dans ettiğimiz, bar tezgahında efkar dağıtıp alayına küfrettiğimiz, 30+ abilerimize hayran kalıp büyüdüğümüzde neler yapacağımızı hayal ettiğimiz bir yerdi. Tam önüne geldik ki, kapı duvar. Ruhsat sorunları, ortaklar arasında kavgalar derken bugün yarın kapanacağını bilsem de Babazula’nın artık hayatımda olmayacak olması hayatın binbir türlü halinden kaçacak sığınağı kalmamış biri gibi hissetmeme engel olmadı. Galatasaray Meydanı’nda hangi sokağa gireceğimi, nereye gideceğimi bilmeyerek kendi etrafımda dönüyordum, arkadaşım ise bu delilik halime anlam vermeye çalışıyordu ki yanımıza iki İngiliz adam yaklaştı. Okumaya devam et