İnsan icadı bir mutsuzluğun içinde ölüyorum..

imagesGüzel bir rüyanın refakatinde uyanıyorum sabaha. Kış güneşi yolunu bulmuş, yastığıma düşmüş; Luna saçlarımı yalıyor. Kahvemi yapıyorum, balkona çıkıyorum, serin havayı tütünümün dumanına katıp ciğerlerime dolduruyorum. Haberleri açıyorum: Katliam! Erkenden uyuduğum hatta güzel bir rüya gördüğüm için bile utanıyorum bir an.

Bir katliam ki ne şimdiye kadar yaşanmış olanlardan eksik, ne bundan sonra yaşanılacaklardan fazla. Sayıları çok severim, katliamlar dışında. Onlarca insan… Doğdular, büyüdüler. Acılarıyla hayalleriyle hepimiz gibi sadece insandılar. Geçen akşam bir konsere gidelim dediler ve öldüler.

Sosyal mastürbasyon sayfaları “İnsanlar değil, insanlık öldü” diye bağırıyor. Bense düşünüyorum, insanlık hiç yaşadı mı diye. İnsan var oldu var olalı, her zaman ve her yerde kavga, kıyamet, savaş, felaket, katliam… Var mı güçlünün gücünü, güçsüzün üzerinde kullanmadığı tek bir an? Bütün çocuklar faşist mi doğuyor yoksa? Peki, biz ne zaman insan olduk? İnsanlık diye bir şey uydurduk? Okumaya devam et

Ölesiye korktum..

PicsArt_1424872869250Kendimi bildim bileli köpeklerden ölesiye korktum. Korkunun insana yaptırabileceklerinin ise sınırı yok…

2003 kışıydı, aylardan Ocak ya da Şubat, çok net hatırlamıyorum. Öğle saatlerinde bastıran kar, gece olmadan bütün şehri ele geçirmişti. Dükkânı kapatıp evin yolunu tuttuğumda saatler çoktan gece yarısını geçiyordu. İstiklal Caddesi’nden meydana kadar yürüdüm. Karın havayı yumuşatmasına aldırmayan Taksim Meydanı her zamanki gibi mevsim normallerinin üzerinde soğuktu.

Çevrede dolmuş, taksi, otostop çekebileceğim herhangi bir araç hatta benden başka bir insan evladı bile olmadığını fark edene kadar karı ne kadar çok sevdiğimi düşündüm. Arka planda kar yağan bütün anılarım güzeldi. İnceden gülümseyerek kaderime boyun eğdim ve eve ulaşmak için yürümekten başka çarem olmadığını kabul ettim.

Koşulları değerlendirdim: cepte yarım paket sigara, ortalama otuz santim yüksekliğinde kar, yaklaşık üç kilometre yol… Soğuktan daralan kılcal damarlarımın etkisi ile yarım saate kalmadan çişim de gelecekti. Okumaya devam et

O gün ölmediğim için bugün yazıyorum..

Fulsen Türker'in Kendi Portresi

Fulsen Türker’in Kendi Portresi

Merhaba, ben Fulsen. 32 yaşında bir kadınım. 14 yıldır tam zamanlı çalışan, emekçi bir kadınım. Sağ olsun “Pizzacı” bile bugüne özel 5 TL’lik kalp şeklinde pizza promosyonu ile Dünya Kadınlar Günümü kutladı. Bilenler bilir, ben kadın kimliğimi 21 yaşıma kadar reddettim. Sıfatlarımın arasında cinsiyetimin yer almasını gereksiz bulup, eş dost sohbetlerinde östrojenime su katıldığını iddia ettim. Kadın olmayı sevmem ise 30+ yaşlarımı buldu.

1998 yazı. Çok sıcak bir yazdı. Ben her yaz olduğu gibi, Istanbul’un sayfiyesi sayılan bir beldede tatil günlerimi geçiriyordum. 16 yaşında sorunlu bir ergendim. Büyük isyanlarım vardı, her ergen gibi. Şimdi hayranı olduğum pek çok yazarı henüz okumamış, kendimi bulduğum o filmleri henüz izlememiştim. Yine de hayata dair sorulacak pek çok soruyu sorduğuma ve kati yanıtlarını bulduğuma  emindim. Bir ay sonra lise son olacaktım, sonra üniversite sınavına girip Istanbul’u kazanacaktım.  Okumaya devam et

Kadınlığımın Orta Yeri..

Ayten ve Fulsen 22 Aralık 1990, Eskişehir

Ayten ve Fulsen
22 Aralık 1990, Eskişehir

Çocuk tüm coğrafyaları kendi evi gibi bilirmiş ya ben de çocukken bütün kadınları anneannem gibi bilirdim. Adı Ayten. Aklınıza Ümit Yaşar Oğuzcan’ın Milyon Kere Ayten’indeki Ayten düşmesin. Karadeniz’in sert ikliminde yetişmiş bir kadındır benim Ayten’im. Yeşilli morlu basma etekler giyer, ibadet eder gibi her gün üç kez arap sabunuyla yerleri siler. Uzun yıllar kadın sıfatını taşımaya dair hiçbir arzumun olmamasının nedenidir belki Ayten. Gardırobun alt rafında sıralanan tabanı hiç asfalt görmemiş rugan ayakabıların içine bez mendillere sarıp sakladığı altın bileziklerini sadece kabul günlerinde takar. Güzel kadınmış gençliğinde, ben görmedim. Saçlarını hep kısadır anneannemin. Annem öldükten sonra makyaj yapmamış, yakışık almazmış. Sadece televizyonu değil, kibrit kutusundan oklavaya kadar herşeyi dantellerle örter, evde yalnız olduğumuz saatlerde bana kızının adıyla seslenir.

Çocukluktan kalma psikolojik problemlerimin vebali boynuna, biraz deli ama kötü niyetli kadın değildir Ayten.  Annemi sevdiği kadar çok olmasa da beni de sever; bense uzun yıllar boyunca anneannemi değil, yaptığı zeytinyağlı sarmalarını sevdim. Bilirim beni sevdiğini. Tek mabedi mutfağı olan Ayten “Seni seviyorum” cümlesini kurmazsa da “Sana ıspanaklı peynirli börek yaptım” der çünkü. Okumaya devam et

Yıllar sonra..

8 Ocak 2013, Taksim Fotoğraf: Sezen Tulgarer

8 Ocak 2013, Taksim
Fotoğraf: Sezen Tulgarer

2003’un Şubat ayıymış. Tarihi ben hatırlamıyordum, dün gelen mektuptan öğrendim. Fakültenin son yılıydı, gündüz kısmi türevli diferansiyel denklemlerden, akşam da soğuktan kaçanların boş masa bırakmadığı Sarı Kahve’de servis yapmaktan yorgundum. Aynı işyerini ama ayrı hayatları paylaştığımız bir arkadaşımla, İstiklal Caddesi’ni yavaş yavaş boşaltan insanların üzerine doğru yürüyorduk.

O yıllarda Beyoğlu’nu yaşayanlar iyi bilir. Galatasaray Lisesi’nin tam karşısındaki pasajın alt katında Babazula isimli, mahzen tadında ve ilk gençlik anılarımın pek çoğuna ev sahipliği yapmış bir bar vardı. Masalarının üstünde dans ettiğimiz, bar tezgahında efkar dağıtıp alayına küfrettiğimiz, 30+ abilerimize hayran kalıp büyüdüğümüzde neler yapacağımızı hayal ettiğimiz bir yerdi. Tam önüne geldik ki, kapı duvar. Ruhsat sorunları, ortaklar arasında kavgalar derken bugün yarın kapanacağını bilsem de Babazula’nın artık hayatımda olmayacak olması hayatın binbir türlü halinden kaçacak sığınağı kalmamış biri gibi hissetmeme engel olmadı. Galatasaray Meydanı’nda hangi sokağa gireceğimi, nereye gideceğimi bilmeyerek kendi etrafımda dönüyordum, arkadaşım ise bu delilik halime anlam vermeye çalışıyordu ki yanımıza iki İngiliz adam yaklaştı. Okumaya devam et

Gitmeler üzerine..

Leaving Las Vegas, 1995

Leaving Las Vegas, 1995

Unutmaktan bu kadar korkmasaydım, belki de hiç yazmazdım. Canım yandığında insanlar yanıma gelir, zamandan, zamanla unutacağımdan, unutunca geçeceğinden bahsederler. Bazen unuturum, geçti zannederim; oysa ki aradan bir vakit geçtiğinde, anın duygusunu değil de salt olayı hatırlamaya başladığımda gerçekten geçer.

Çocukluğumun silik anıları arasında, sanki dün başımdan geçmiş kadar berrak bir akşam var. Beş yaşındayım. Cuma akşamı, Eskişehir’de kış. Annem yanıma geliyor “Hadi anneannenlere gidelim mi?” diye soruyor. Nasıl heyecanlanıyorum. Bizim evde yasak olan tüm muzır abur cuburları anneannem bana annemden gizli yedireceği için gözlerim parlıyor. Hem yatma saatim geldiğinde henüz eve dönmemiş olacağımız için fazladan iki saat renkli televizyon izlemek demek, anneannemlere gitmek. Sadece gözlerim açıkta kalacak şekilde paltomun kapşonu takılıp atkı ile sarmalanıyorum. Yola çıkıyoruz. Okumaya devam et

Bim Bam Bom

Bim Bam Bomsevgili

1. isim, Sevilen ve âşık olunan kimse, yavuklu, dost, yâr, canan

2. sıfat, Sevgi ve bağlılık duyulan

Türk Dil Kurumu, Büyük Türkçe Sözlük

Eskiden, taa ilk başlarda, ne kadar da kolaydı  oysa… Okulda aynı sıraya oturdun mu biterdi olay. Benim de aynı sıraya oturmuşluğum vardır o yıllarda, adı Çağlar mıydı Çağdaş mı öyle bir şeydi. Ben kolumu kırmıştım bir keresinde, hayat bilgisi sınavı vardı, cevapları ben söyledim o yazdı ama hiç kopya çekmedik. Ben sınıfın yıldızlı pekiyi-li öğrencisiydim, o da ana okulu öğretmenlerinden birinin oğlu. Bir keresinde de o çok hasta olmuştu, küme ödevinde hazırladığı bölümü tahtaya çıkıp ben anlatmıştım sınıfa. Annesinin tayini çıktı, ilk okul bitmeden Denizli’ye taşındılar. Türkiye iller haritasında Denizli’ye baka baka ağladım. Okumaya devam et