27’inde ölemediysen, 30’larında yeniden doğacaksın..

PicsArt_1419190663446Doğdum. Her hangi bir yılın 365 gününün her hangi birinde doğdum. Dişlerim, pençelerim, yürüme ve kendini besleme gibi kabiliyetlerim olmadığı için ilk birkaç yılımı başkalarına muhtaç yaşadım. Sonra öğrenmeye ve seçmeye başladım. “Gençken hevesini al, tadını çıkar” dediler, ben de önüme ne geldiyse denedim. Hangi şarabı seveceğimi, kahvemi nasıl içeceğimi seçtim. Aşklar seçtim, işler seçtim, eşler seçtim. Seçtim mi, seçtim mi zannettim sorgusuna girmiyorum bile artık, zorunlu seçmelilerden bile olsa ‘ben’ seçtim işte. Başka bir şeyler de seçebilecekken bunları seçmeyi tercih ettim. En sevdiğim yönetmenleri, en sevdiğim yazarları, en sevdiğim şarkıları seçtim ve ‘ben’ oldum. Görecelik taşısa da bence güzel bir şey oldum ama 27 yaşında ölen Rock yıldızlarından biri olmadım, zaten sesim de güzel değildi. Yıldız olmama da gerek yoktu, annem gibi de 27 yaşında ölebilirdim ama ölemedim. Devam ettim.

Seçtiğim ve sevdiğim mekânlarda, sevdiğim arkadaşlarımla, sevdiğimiz müzikleri dinleyip sevdiğimiz içkilerimizi yudumlarken, bir yerden sonra hep aynı yere dönen muhabbetler yapıyorduk. Ertesi gün de bir sonraki hafta da… ‘Ben’ olabilmek için harika yirmi, yirmi beş yıl yaşa; sonra aynı ‘ben’e elli altmış yıl mahkûm kal. Niye? Bir kurulu düzenimiz olsun diye. Okumaya devam et

Tatile gittim, dönmüyorum..

Kumluk Sahili, Datça Fotoğraf: Simin Yıldız

Kumluk Sahili, Datça
Fotoğraf: Simin Yıldız

Merhaba, yine ben, Fulsen. Sıkıldınız mı benden?

Geçtiğimiz yıl Ekim’in 30’uydu. O güne kadar adımı sadece beni şahsen tanıyanlar biliyordu. Üzerinden sadece bir yıl geçtiğine inanmak zor. Zaman ne göreceli bir kavram. “32’me doğru, garson ve mutlu..”yu yayınladığım gün hayatın beni ta buraya getireceğini tahmin bile edemezdim. Burası mı? Bugün size Datça’dan yazıyorum. Hafızayı hatıraya çevirmek için yazıyorum. Unutmamak ve kendimi iyileştirmek için yazıyorum, başka meramım yok. Yazmadan anlamıyorum, ne kendimi ne de diğer şeyleri. Şimdi dönüp bir yıl önce yazdıklarıma bakıyorum, bir de aynaya: ne kadar değiştiğimi izliyorum. Bir yılda ne olmuş olabilir ki?

Sayısını hatırlayamayacağım kadar çok kez mutluluktan havalara uçtum, bunları zaten biliyorsunuz. Peki, başka? Okumaya devam et

Mahalle Arası ‘Ucuz’ Apartman Üniversiteleri Sezonu Başladı..

Oğluşumun Adı ÜniversitesiBu yıl da her yıl olduğu gibi güneşin kendini göstermesiyle birlikte Istanbul için ter kokusu ve mahalle arası ‘ucuz’ üniversite reklamları sezonu başladı.

“Beni al, beni giy, beni sür, beni ye, benimle konuş, paranı bana harca ve/veya paranı bana yatır” diye avazları çıktığı kadar bağırdıkları yetmiyor gibi birçoğu estetikten mahrum duruşlarıyla gözlerimizi kirletirken reklamlar, uzun süre kapısı açılmayacak bir evin eşyaları toz tutmasın diye üzerine örtülen beyaz çarşafların yarattığı kefen etkisinde şehrin üstünü kapatıyorlar. Evet, reklamcılık sektörü türlü sebeplerden ben de mide bulantısına benzer bir duygu yaratır. Ve evet, belediye başkanı olduğumda ilk icraat olarak Şehr-i Istanbul’un üzerine kene gibi yapışmış bilbortları, raketleri, megalaytları indireceğim günü düşlemekten büyük bir zevk duyarım. Beni bu tatlı gündüz düşünden uyandırıp tahammül sınırımın sonuna dayandıran nokta ise ‘ucuz’ üniversite reklamları.

Öğrencilerin YERİNE üniversiteler “beni seç, beni seç, onu seçme beni seç” diye çığırdıkça aydınlık bir geleceğe dair umutlar tükeniyor… Okumaya devam et

Bi’ ağlasam.. Bitecek her şey..

Bi’ ağlasam,No Name by Sezen Tulgarer bitecek her şey. (Dikkat: “bir ağlasam” veya “bi-ağlasam” değil; “bi’ ağlasam”)

En son ne zaman ağladığımı hatırlamaya çalışıyorum, bi’ vakittir. Yüreğimi sıkıştıran bi’ filmin sonunda ya da bi’ arkadaşın ölümündeki ağlamayı kastetmiyorum. En son ne zaman öz’üm için ağlamıştım? Bi’ vakittir sadece düşünüyorum. Ağla(ya)mıyorum ve düşünüyorum. Neden düşündüğümüzü düşünüyorum. Neden düşünüyoruz ki? Tüm bu düşünceler, bi’ gün evren addettiğimiz o büyük enerjinin şuursuz bi’ parçası olmayacak mı?  Neden hala düşünüyoruz ki?!

“Nasılsın?” diye soruyor insanlar beni gördüklerinde. Bu soruya ehemmiyet verdiğimden sebep cevaplamadan önce iyice düşünüyorum, acaba nasılım diye.   Okumaya devam et

Müslüman ya da Yahudi, Türk ya da Kürt DEĞİLİM. Hatta Fulsen bile DEĞİLİM, sadece İNSANIM!

Fulsen bile degilimNe kadar görmezden gelsen de SEN de SADECE insansın.

Çatışmalar, çarpışmalar, tartışmalar, sıcak veya soğuk savaşlar… Doğrular konuşuluyor, değil mi? Herkes kendi doğrusunu savunuyor, değil mi? Doğru! Doğru, tarih çizgisinde coğrafi konuma göre soluk aldığımız her an değiştirdiğimiz insan icadı bir görecelik hali. Gerçek, ne peki? Gerçek, doğduğun andan itibaren sana konulmuş tüm isimler ve sıfatları soyunup çıplak kaldığında, doğada bulunan ve zamanla değişmeyen varlık hali.

Bu gerçek sizlerden yıllarca saklandığı için üzgünüm ama sen Kürt değilsin. Sen Yahudi değilsin. Sen zenci sen de beyaz değilsin. Sen göçmen sen de çingene değilsin. Hepiniz sadece insansınız. Tek ırk olarak birleşmeyi öğrenmeliyiz.

Ne kadar aksi öğretilmiş olsa da SEN sadece DÜNYA vatandaşısın.

İnsansın dediğim için kendini çok ehemmiyetli bir varlık olarak da addetme. Okumaya devam et

Doğurma, Evlat Edin!

Satın Alma Sahiplen“Satın alma, sahiplen” sosyal sorumluluk hareketi bu kadar destek topluyor da neden ben ne zaman “Doğurma, evlat edin” desem olay oluyor?

Bu ülkede, mahkemelerce korunma kararı çıkarılarak devletin bakımını üstlendiği 14 bin çocuk var. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının, yasa kapsamında bakım altında bulundurmadığı ama sosyal güvenceleri olmadığından korunması gerektiği düşünülen 0-4 yaş arası 2 milyon çocuk var. Yaklaşık 6 bin çocuksa sokaklarda yaşıyor. Diğer taraftan yine bu ülkede saatte 160 bebek doğuyor. Yılda ortalama 1,4 milyona tekabül eden yeni doğanların bir kısmı, korunması gereken çocuklara dair rakamlara ekleniyor. “Bu ülke” diye giriş yapmış olsam da farklı rakamlarla bu dünyanın gerçeği.

Peki, devletler koruma altında olan çocukların ihtiyaçlarını ne kadar karşılayabilir? Okumaya devam et