Sana bir boyun atkısı lazım. Kış geldi.*

20141201_120919Üzerine büyük harflerle “KIRILACAK EŞYA” yazılmış küçük bir koli gibiydi çocukluğum. En çok doğum günlerimi severdim, kutlamalar bir ay sürerdi. Herkes beni ne kadar sevdiğini göstermek için sıraya girerdi. Muzlu çikolatalı pastalar ve hediye paketleri arasında mutluydum taa ki bahsi geçen herkesin bir araya gelmemek için, beni evden eve kırmadan taşımaya çalışırken, gözlerinde sevgiden öte merhamet görene kadar.

“Defolu!” diye yarı fiyatına satılan bir sepet dolusu elbise gibiydi gençliğim. Büyüklerimin bana öğrettiği gibi, kendimi ne kadar sevdiğimi cümle âleme göstermek için doğum günlerimi haftalarca kutlamaya devam ettim. Aslında pek sevemedim taa ki bir gün kendimi unutup, seni sevmeye başlayana kadar. 

Başlangıçta her şey kirli gözüküyordu gözüme. Sanki kahve lekeli bardakları değil de kalbimi çamaşır suyuna yatırdım. Klozete değil de, cümle olamamış kelimelerimin üzerine, boğazımdan aşağı tuz ruhu döktüm. İçimi bir dosta açar gibi çekmeceleri, dolapları boşalttım. Gözlerimdeki perde kalksın diye tülleri indirdim. Çektiğim kanepelerin altından, sadece toz, bozuk para, çakmak değil, saçı başı bana benzese de hiç tanımadığım bir başka kadın çıktı.

Kadının yanında sen vardın. Seni andım. Ne güzel başlamıştı her şey… Afili laflar edemezdin ama gözlerimin içine bakarken gözlerin gülerdi, o da bana yeterdi. Taa ki ben, çocukluktan kalma yaralarımın kabuklarını yolana kadar.

Oysa ne güzeldik seninle. Her doğum günümde, bir yenisini önüme katarak bu yaşa kadar getirdiğim hayaller, bize musallat olana kadar…

Artık sen yoktun. Fayans aralarındaki derzlere yapışmış yağ ve sabun artıklarını diş fırçası ile temizlerken; inandığım, inandırıldığım, inanmak istediğim tüm aşk yalanlarını kazıyıp attım içimden…

Ve sonsuza kadar mutlu yaşadılar… Kim? Büyük Türkçe Sözlük başta olmak üzere hepimiz mutluluğu çok abartmıştık: “Bütün özlemlere eksiksiz ve sürekli olarak ulaşılmaktan duyulan kıvanç durumu…” Ah, ne büyük bir yalan! Yine de iyilerin kazandığı, kötülerin kaybettiği, âşıkların tepedeki çimenlikte buluşup sonsuza kadar mutlu yaşadıkları romanları sevmiştim; inanmak istemiştim. Bu dünyanın kahrını çekmeye devam edebilmek için ödülünü cennette alacağına inananlar gibi, her biten ilişkinin ardından beni ‘bir sonrakine inandıran’ o romantik komedi filmlere sarılmıştım. Çatal bıçakları sirkeli suya koydum, çamaşır makinesini yarım tatlı kaşığı karbonat ile boş çalıştırdım.

Jön kılıklı sahte peygamberleri, başucumda duran çakma kutsal kitapları bir torbaya doldurup çöpe attım, üzerlerine biraz şarap döküp yanan bir kibrit fırlattım. Sinir krizi geçiriyorum sandım. Hayatım boyunca yıkılmayı sosyal terbiyeme yakıştıramazken, bir akşamüstü tüm kontrolümü kaybedip kendimi kollarına bırakmıştım ya… İşte o gün yaşadığım sinir krizi değil de aşkmış; ezberlediğim duaları unutunca anladım.

Ev sonunda temizlenmişti. Okumadan imzaladığımız toplumsal sözleşmelerdeki yalanları kaldırdığımızda, aşk neydi? Sahiplendirmeyi beceremediğimiz yavru kediyi, ona çok iyi bakacağına inandığımız bir tanıdığın bahçesine hırsız gibi girip penceresinin önüne bırakmamızdı… Birlikte!

Endüstrinin hayvanlara yaptığı işkencelere karşı durmak için ağzıma iki yıldır et sürmezken, nefsime hâkim olamadığım kafası güzel bir gecede karşında utanmadan o ekmek arası kokoreci yemekti… Mükemmel değil, sadece insan olmaktı. Çırılçıplak!

Soğuk akşamlarda pijamanın paçalarını çoraplarının içine sokmandı… Tek başımızayken neysek, birlikte de o olmaktı. Gerçek!

Zayıflığımızı kabul etmekti aşk, birbirimize teslim olmaktı.

Paçaların yine çorabının içinde, terlemiş, yorulmuş, ense tıraşın gelmiş, sigarayı iki pakete çıkarttığından ciğerlerin sökülürcesine öksürürken sana bakıp; evvelsi gece içkiyi fazla kaçırmana, külünü yere silkelemene, son yazdığım yazıyı hala okumamış olmana kızsam da “Seni çok seviyorum be adam!” demekti, aşk. Bakmaya iğrendiğin yaralarını koklayarak öpmekti…

Bir anda kanepenin altından çıkan kadın ben oldum. Ben, bildiğim ben yok oldum. Böyle bir sevginin varlığından bihaber yaşamıştım yıllarca. Rahmimde bir ruh büyütmemiş olsam da seni,  herkesi, tüm dünyayı ve hatta kendimi ben doğurmuşçasına, anne gibi sevmekti bu. Kalbimde ruhuna bir oda açtım. Sen yoktun belki yanımda ama biz seninle çocukluğumun kırıklarını yapıştırıp, gençliğimin defolarını yamadık o odada.

Seni sevmek anneme kavuşmaktı, babamı affetmekti.

Seni sevmek tüm eski sevgililerime sarılıp, sana varana kadar bana refakat ettikleri için hepsine tek tek teşekkür etmekti.

Seni sevmek kendimden yeni bir ben yaratmaya çalışmadan,

kahve lekeli dişlerimle,

sigaranın sararttığı tırnaklarımla,

göbeğimdeki çatlaklarla,

ayak parmaklarımın üzerinde çıkan tüylerle,

bozduğum diyetlerle,

okuyamadığım kitaplarla kendimi olduğum gibi kabul etmekti.

Hayat planı yapmak değildi seni sevmek, günler ne getirirse getirsin hayata sarılabilmekti.

Seni sevmek bugüne kadar yaşadığım her şeye ama her şeye şükretmekti.

Seni sevmek tüm olamayışlarımla ve olduramayışlarımla hayatımda ilk kez kendimi olduğum gibi sevmekti.

Seni sevmek yaktığım o tüm “ve sonsuza kadar mutlu yaşadılar” cümlelerinin üzerine iki Turgut Uyar dizesi bırakıp gitmekti:

Birini düşünür gibi oluruz. 

Biliyorum ellerin de üşür.

Biliyorum ama ısıtabilirsin onları. 

O ateşte.

Hazırsın da. 

Biliyorum.

Ama sana bir boyun atkısı gerek.

Kış geldi.*

Kış geldi, bana bir doğum günü daha getirdi sevgilim… Ben bunları yaşarken de, yazarken de, biz birimizden çoktan gitmiştik… Suçlu yok. İnsanız, kusurlarımızla varız.

Senden bana kalan, hayatımın en güzel hediyesiydi. Sonsuza kadar mutlu yaşayamayacak olsam da, dünyaya barış getiremeyecek ya da kanserin tedavisini bulamayacak olsam da, böyle bir sevgiyle değiştirebileceğim çok şey var hayatta…

Çünkü seni sevmek: bir daha kimseyi böyle sevemeyeceğinden korkmak değil; bundan sonra kendim gibi kusurlu her şeyi de seni sevdiğim gibi sevebileceğimi bilmekti.

* Turgut Uyar, Bilirim Bir Kışa Hazırlanmayı

BAVUL Dergi Ocak 2016 sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar

3 thoughts on “Sana bir boyun atkısı lazım. Kış geldi.*

  1. Bu dünyanın kahrini çekmeye devam edebilmek için odülünü cennette alacağına inananlar gibi… Ah be fuls!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s