Giriş

Kadim dostlarımdan Ralph Waldo Emerson “Be careful what you wish for, it might come true” demişti ta 1800’lerin ortasında (4’üncü gezegendeki meali: Ne yazdığına dikkat et, gerçeğin olabilir).

Korkuyorum!Emerson Türkçe bilmiyordu. Cümle, aralarında Türkçe’nin de olduğu pek çok dile çevrildi. Cümle, anlayana çok şey anlatabilecek kadar ‘ima’sız, ‘kinaye’siz, ‘gönderme’siz kurulmuştu. Cümle, bilgeliğin en kutsal mertebesinde, bilgiyi en basit kelimeleri seçerek cömertçe paylaşıyordu. Sonuçta üstat Mevlana’nın dediği gibi “Ne kadar bilirsen bil, anlattıkların karşındakinin anlayabildiği kadardır”. Kimseye bizi anlamadığı için sitem edemeyiz, sonuçta çok biliyoruz diye kendisini karşısındakine anlatamayan bizleriz. Oysa dostum Emerson, hepimizin anlayabileceği kelimeleri özenle seçmişti. Cümle, telaffuz edenin gerçeğini yazıyordu, diğer tüm cümleler gibi.

Yaklaşık 200 yıl sonra, tarihin bize bahşettiği pek çok şey gibi bu cümleyi de klişeleştirdik, yer yer ayağa düşürdük, beyaz perde üzerinde dalgasını geçtik, ne anlamak istediysek oraya çektik. Gençlik böyle durumlar için mazeret kabul edilir mi bilmem ama gençtim, ben de yaptım. Şapkamı önüme koyduğum günlerden birinde, cümlenin gerçekten ne demek istediğini anladım.

Tarihin tekerrürden ibaret olduğunu her fırsatta telaffuz eden biz insan-çocukları yine her bulduğumuz fırsatta balık hafızalarımızdaki öğrenilmiş tarihi sildik, tekerrürlere çanak tuttuk. Kılıflarımız da hazırdı: unutmak ve ölmek insan-çocuğuna bağışlanmış en büyük lütuf! Ayrıca hepimizin ertesi sabah yataktan kalkmak için bir şeye (en az bir şeye)inanması gerekiyordu. Biz de bu lütuflara inandık. Acıyla birlikte bilgiyi de iteklediğimiz o beynimizin kullanılmayan yerlerini çok severek, bile bile lades dedik. Türlü sebeplerden canımız her yandığında lütuflar ortalıklarda yoktu, bilgi ise köşede durmuş parmakla bizi göstererek kahkahalarla gülüyordu.

Ne yazdığına dikkat et, gerçeğin olabilir; demişti kadim dostum. Şimdi kendi yarattığım gerçeğimden korkuyorum, varsa köprüden önce son bir çıkış, onu arıyorum (Bu cümledeki ‘korku’ kelimesi, sonsuzluğu düşünürken yüreğinizi darlayıp, kalp atışlarınızı hızlandırırken eş zamanlı nefes almanızı engelleyen durumu betimlemek için kullanılmıştır).

Bedenim ve ruhum aynı dünyada barınamadı yıllardır. Hep, hepsini deneyimlemek istedim. Şarabın en güzelinin de tadına varmak istedim, en leşinin de. Hem sabahları giyinip kuşanıp boy göstereceğim beyaz yaka bir işim olsun istedim, hem de bornozunu çıkartmadan sabahlara kadar yazmaktan başka bir işi olmayan biri olmak istedim. Hem zekamla ahkam kesmek istedim, hem zekamı öldürüp cehaletimle mutlu olmak. Bunların hepsini ayrı ayrı deneyimlerken aslında hiçbir zaman hiç birine ait olmayı beceremedim.

Evvel zaman içinde bir yerlerde, tek arzusu daha fazlasını öğrenmek olan o kızı hatırlıyorum da şimdi, acıları, isyanları, heyecanları ve zaferleri bu dünyaya birkaç beden büyük olan o kızı hatırlıyorum da şimdi, sanki hatırladıklarım benim geçmişim değil. Hep, hepsini isterken kaç hayat yaşadım şimdiye kadar ve şimdi kaçına yabancıyım bu hayatların.

Kendimi ne yapacağımı, kendimle ne yapacağımı bilemediğim o günler, o aylar, hatta o yıllar boyunca beynimdeki zehri yazdım, aklımın yettiği panzehirleri yazdım. Ne yazdığıma dikkat etmem gerçeğini unutarak yazdım. Mutluluk diye tabir edilen bir ruh halinin peşinde koştum,  az gittim uz gittim, Anka kuşunun her göreni kendine hayran bırakan tüylerinin peşinden koştum. Mutluluğun tarifini kim vermişti, soğanları ince ince kıymak ve pembeleşene kadar kavurmak mı gerekiyordu yoksa çiğden koysak daha lezzetli oluyordu, kim biliyordu. Çok geçmeden bir gün inandım (ya da inandırıldım) mutsuzluğumun nedeninin düşünmek denen bu eylem olduğuna. Hangi yıldaydık, günlerden neydi, o gün üzerimde ne vardı, hangi kitabı okuyordum hatırlamıyorum. Kim mevcudiyetimi mutsuzluk diye tabir edilen ruh hali ile tanımlamıştı, mevcudiyetimi bana düşman bellemişti, hatırlamıyorum. Göz gözü görmeyecek kadar kanlı bir savaştı. Bakın ne yazmışım o günlerin birinde:

“..gerçeklere dönecek olursak, kullanılmayan bilginin yarılanma ömrü on yıl.. şu an itibariyle bu güne kadar bünyeme yüklediğim bilgileri kullanmaMAya başlasam, tükettiğim alkol ve tütün oranını, ailemden gelen genetik mirasım kalp hastalıkları ve kanser olasılığı yüksek DNA’larımı, düzensiz ve sağlıksız beslenme alışkanlıklarımı hesaba katarsak, ömrüm yetmez unutmaya.. bu cümlenin türkçesi, varlığım bu dünyada bulunduğu sürece ben mutsuz bir insan olacağım..”

Kendini beğenmişlik sayın ya da saymayın, çok da güzel yazmışım. İyi yazabilmek için bok gibi yaşadığıma inanmıyor muydum o vakitler, o zaman ne iyi yapmışım da bok gibi yaşamışım.

Düşüncelerimi susturmak için yazdım. Mutlu olacaktım ya o vakit, zamanının düşünülmüşlerini unutmak için yazdım. Sorgulama yetilerimi köreltmek için yazdım. Düşünmeyi aşağıladım. Yine o günlerden birinde şöyle yazmışım:

“..cehaletin en büyük mutluluk olduğunu sadece cehaletten yolu geçmemişler bilir; o yollarda gezinenler bilmezler sadece mutludurlar.. seçme şansımız olmadı aslında.. sonunun nereye geleceğini düşünmeden okuduk biz.. durumumuzun vahametini fark ettiğimizde ise geri dönmek için artık çok geçti.. artık çok geç, geri dönmek için.. bundan sonra mutsuzluğa hüküm giymiş bir sürüyüz sadece..”

O vakitler büyük harfler kullanmaz, tüm cümlelerimi iki nokta ile bitirirdim (İki nokta üst üste değil iki nokta yan yana).Dilime pelesenk olmuş iki cümle vardı: “ter bezlerimi ve beynimi aldırsam bu dünya harika bir yer olur..” ve “bu dünyayı yaşanılabilir kılan iki legal uyuşturucu var: iş ve televizyon dizileri..” Büyük harflerin kullanılmadığı ve iki nokta yan yana ile biten iki cümle.

Beyaz perdeyi hep sevdim. Uyuşturucu dediğin bir bağımlılık hali, daha fazlasını isteme daha sık isteme hali. Televizyon dizileri dediğimiz, beyaz perdenin aşırı doz hali. –e hali –de hali yok bu cümlelerde; sadece –den hali. Ucuza bağladığımız bir uyuşturucu sadece. İşte bu televizyon dizileriyle ben, hep hepsini deneyimlemek isteyen ben, yerimden bile kalkmama gerek olmadan her şey oluyordum. Yazar da oldum, katil de. Katili de sevdim, kurbanı da.

“..bi’ vakittir sadece düşünüyorum.. ağla(ya)mıyorum ve düşünüyorum.. ki bu çok büyük zarar veriyor bedene.. neden düşünüyoruz ki! tüm bu düşünceler, bi’ gün evren addettiğimiz en büyük enerjinin şuursuz bi’ parçası olmayacak mı..  neden hala düşünüyoruz ki?!”

..diyor ve dizilerime geri dönüyordum. Çünkü seferberlik ilan edilen savaşlarımız olmadı bizim. Mübadeleyle topraklarımızdan çıkartılmadık. Uğruna savaş versek bir şeyleri değiştirebileceğimize inandığımız devrimimiz olmadı bizim. Ne evlerimizden çıkmamız yasaklandı, ne de evlerimiz ellerimizden alındı. Öpüşmek sevişmek suç olmadı bizim yaşadığımız coğrafyalarda. Enerjimizi nereye harcayacağımızı bilemedik, işyeri dediğimiz alanları savaş meydanlarına çevirdik. En kaliteli uyuşturuculardan biri oldu. Kartvizitlerimizdeki unvanlar büyüdükçe, benliğimizi büyüttük adını ego koyduk. Ego kelimesinin Latince bir kelime olup Türkçedeki mealinin ben olduğunu unuttuk. İş denilen şeyin dünyayı ayakta tutabilmek için kurgulanmış bir işbölümü olduğunu unuttuk. İş yapmak yerine güç gösterileri yaptık. Savaş meydanındaki insani yaşama içgüdüsü içinde kişiliklerimizi bozduk, kötü niyetli insanlar olduk. Dahası mı, iyiden iyiye uyuştuk.

“..bazen, zaman zaman, hatta çoğu zaman, galiba her zaman ‘insan’ olmakla birlikte gelen ‘her koşulda yaşama içgüdüsü’nü anlamakta zorlanıyordum..”

Ertesi sabah uyanmak için hiçbir nedenimin olmadığını fark ettiğimde, televizyon dizilerinin gelecek bölümlerini hatta gelecek sezonlarını, bir sonraki günün iş toplantılarını, bir sonraki yılın hedef gerçekleştirme oranlarını yaşamaya devam etmek için bir neden olarak addediyordum.

Bilim felsefeyi çoktan öldürmüştü. Sanatsa artık tarih olmuştu: en güzel resimler çizilmişti, en kutsal yazılar yazılmıştı. İşte bu toplumsal kabullerin ortasında düşünen, yazan, çizen biz bazı insan-çocukları mutsuz sıfatıyla damgalanmıştık. Çağımızın vebasıydı mutsuzluk, bizlerse paçavraları yaktıkları meşaleleri ile bir kasaba dolusu insanın peşinden koştuğu cadılardık. Cehaleti bulursak, toplumda yerimiz olur sandık.

Sadece 5 sıfat ve 100 kelime ile mükemmel hayatın formülünü veriyordum eşe dosta. Düşünmemek gerektiğini yazdım, sorgulamamak gerektiğini yazdım. Yazılarımda cehalet için yalvardım. Tüm dinlerin tüm tanrılarına yalvardım, biri duymazsa belki diğeri duyar diye sesimi.

Ne yazdığına dikkat et, gerçeğin olabilir; demişti kadim dostum. Şimdi kendi yarattığım gerçeğimden korkuyorum, varsa köprüden önce son bir çıkış, onu arıyorum. Korkuyorum!

Bugün (ya da dündü, pek emin değilim ama miş’li değildi bahsi geçen geçmiş zaman) Hardy’nin savunmasını More’un Utopia’sını hatırlamazken buldum kendimi. Cauchy’nin denklemlerini de unutmuşum ki en azından neyi unuttuğumu hatırladığım anlardan birisi olduğu için şanslı sayılır mıyım, sayılmam çünkü ben şansa inanmam. Bugün neyi unuttuğumu hatırlamadığım için sayamayacağım kadar çok şeyi unutmuşum. Korkuyorum!

Bunu da denemiş olmak bir zafer mi? Geldiğim yerde vaadedilmiş toprakları, mutluluk diye tabir edilen o ruh halini bulamamış olsam bile bu bir zafer mi? O cümleleri kurarken, gerçeğimde gerçekten de unutabileceğimi düşünmemiştim. Vazgeçtim oynamıyorum demek için çok mu geç? Ama ben vazgeçtim. Bağımlılıklarımdan nasıl kurtulacağım bilmiyorum ve korkuyorum. Geriye dönmek için kaç arşın yol tepmem lazım. Okuduğum tüm o kitapları tekrar okumak hayatımın kaç yılını alacak? Zaman süzülüp kayıyor ellerimden ve ben korkuyorum. Sadece unuttuklarımı hatırlamak da değil, daha fazla Nietzsche, daha fazla Freud okumak gerek. Sadece okumak da değil, okuduklarımı bir daha unutmamak için hep yazmak gerek. Ne kadar zamanım kaldı bu oyunda, yetiştirebilecek miyim diye korkuyorum. Sadece yazmak da değil, bu yazacaklarımın okunması gerek. Sesim erebilecek mi herkese, vaktim yetecek mi hepsine diye korkuyorum.

Ben değilim, tıp suçlu. Tıp çok gelişti. Doğal seleksiyonla ölmesi gerekenleri yaşatıyor, insan-çocuğunun ömrünü uzatıyorlar. Oysaki biz insan-çocukları uzayan bu hayatla ne yapacağımızı bilemiyoruz. İçini boşaltıyor kendimizi televizyon dizileri ile oyalıyor ve zamanı öldürüyoruz. Korkmamız gereken şey gerçekten ölüm mü, yoksa her an öldürdüğümüz zaman mı? Ben değilim, tıp suçlu. İnsan-çocuğuna bu kadar uzun süren nefes alma süresini hak etmeden ona verdiği için. Yirmisinde ölen matematikçiler önümde resmigeçit yapıyorlar ve bıyık altından gülüyorlar yirmisinde başlayan ve otuzunda başa saran hayatıma.

 

Bu yazıya Puccini’nin Tosco operası ile başladım, Edith Piaf ile devam ettim ve Hank Jones ile tekrar okudum ve düzenledim.

21 Nisan 2012 (4’üncü Gezegenden)

Reklamlar

6 thoughts on “Giriş

  1. Bedeni ve ruhuyla aynı dünyaya sığışmaya çalışan, başaramayan, başaramadıkça kabullenen, kabullendikçe yalnızlaşan, bundan asla şikayet etmeyen Özgür’ün dün gece balkonda oturmuş balıkçı takalarının sesleriyle oradan oraya koşturup duran düşüncelerine ve şimdi sabah sigarasına eşlik eden demli çayını yudumlarken günaydınına bilmeden eşlik edip yoldaş olduğunuzu bildirmek için yazılmış bir mesajdır. selam olsun!

  2. Fulsen sen özel bi insansın, senin yazılarını okuyorum vakti buldukça. iyi ki varsın ve iyi ki çok güzel ifade ediyorsun ruh halini.

  3. Düşüncelerimi sizin kadar iyi yansıtamıyorum yazılara ama yansıtabilseydim bu yazıya fazla benzemezdi çünkü ben bilgilerimi geri istemiyorum,uzak olsunlar.Küçüklüğümden beri(hala büyümüş sayılmam 18 yaşındayım) insanlar tarafından zeki çocuk ilan edildim ama kimse sen de böyle anılmak istiyor musun diye sormadı.Önceden sorsalar evet derdim,şimdiyse hayır.Bunun en büyük sebebi de zeka dünyadaki en büyük güçtür ve büyük güç büyük sorumluluk getirir.Sorumluluk almak istemiyorum.Hayatımda yapmak istemediğim her şeyde “Zekasını ziyan ediyo” tarzı yorumlarla karşılaştım çünkü insanlar her zekadan insanın ona göre davranması gerektiğine inanmıştı.Sınavlardan kötü not almasam bile aşağılandım çünkü daha iyisini alabilirdim,her şeyde daha iyi olabilirdim,olmak istemiyorum.Babam bir keresinde bu konu hakkında tartışırken “Keşke küçükken bunu fark ettirmeseydin,şimdi bu kadar üzerine gelmezdik.” dedi ve o andan itibaren kendimi bıraktım.Hayatımdaki uyanmak için sebep oluşturan her şeyden tek tek bağımı kopardım ya da onlar benden kopardı.Şimdi ya vücudum uyumayı reddedene kadar uyuyorum ya da ertesi gün yapacak hiçbir şeyim olmadığı için uyumayı unutuyorum,odamda tik tak atan saati ne zaman duymayı bırakacağımı düşünüyorum.Üzerime gelinmesin istiyorum,tamamen dibe vurduktan sonra yüzümde bir gülümseme kalsın istiyorum,bilgilerim gitsin,gelmesin istiyorum.Bunları istiyorum çünkü yüzümde bir gülümseme ve birkaç mutlulukla tekrardan başlayabileyim.Emin değilim ilerde korkar mıyım ben de senin gibi,onu da yaşlı halim düşünsün,ben yeterince düşündüm.Bu yazıda aptallık ve cehalet için yalvarıyorum.Gerçekleşirse ne alâ,gerçekleşmezse de aptallaşana kadar başımızı taşlara vurucaz artık.

    • Aptallık ve cehalet… bence ilacın bu değil. Toplumu oluşturan, aileni oluşturan, yaşamını şekillendiren her kim varsa uzun vadede seni senden daha iyi anlayamaz, tanıyamaz. Burada genel olarak bana ne yapmam ya da yapmamam gerekeni söyleyenlerin hayatta ne tür başarılara ya da başarısızlıklara imza atmış olduğunu gösteren işaretleri kıstas olarak görürüm. Süper zeki ya da sıradan, her insanın hata yapma hakkı vardır. ( kendisine, diğer insanlara ve canlılara mümkün olduğunca zarar vermeden tabii ki.) Bizlere tanıtılan, tanıtılmayan her dahinin geçmişte yaptığı yanlış seçimler vardır (ki bazıları neye göre ve kime göre yanlıştır bilinmez) . Bazen doğruyla yanlış birbirine karışır, bazen hata ile “iyi ki” ler birbirine karışır. Burada kişinin kendi yaşamını devam ettirirken etrafındaki yaşama zarar vermeyecek şekilde yaptığı seçimler ve içindeki gerçek niyet önemlidir, bunlar birer ışık ve anahtar görevi görür. İçinde bulunduğumuz çağda ve coğrafyada bize bilgi olarak sunulan ezber cümle dizileri var ve ben bunun eğitim adı altında dikte ettirilmesini bizlere ve gelecek nesile yapılan en büyük kötülük olarak görüyorum. Etraftaki orta yaşlı ya da yaşlılar okuldaki bilgi kalitesinin düşüşünün farkına varana kadar da kişi yaşça büyümek zorunda kalıyor. bu aradaki tartışmalar için de en hafifinden “kuşak çatışması” deyiveriyorlar. Kısaca, sorun sende değil, edindiğin kaliteli, evrensel bilgilerde de değil, sorun günden güne eleyeceğin çöp bilgilerin birikiminde ve toplumun yüzeysel bakışaçısıyla oluşturduğu ve sorgulamadan kabul ettiği değer yargılarında. Gerçek, evrensel bilgiyi aramaya ve bulmaya, araştırmaya devam et. Ne yapmaktan hoşlandığını, nelerden hoşlanmadığını, bunların senin kendi görüşün mü yoksa başkalarının isteği mi olduğunu kendine sora sora zamanla kim olduğunu veya kim olacağını çözersin. Sen yolundan emin oldukça karşındaki insanların değer yargıları seni etkilememeye başlayacak. Kendine ve sağlığına eziyet etme derim.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s