Orospu..

1280x1024_303179_www-artfile-ruRakı şişeleri boşaldıktan sonra, sabah ezanından önce.

Kasaba için çorba vakti. Caddede bir dinginlik. Sanki çocuklar uyanmasın diye herkes fısıldayarak konuşuyor.

Çığlık çığlığa bir kadın sesi.

“Hayır! Bırak beni! Gelmiyorum…  Bırak beni, burada kalacağım!”

Sesi tanıdık geliyor. Biz daha dükkânı kapatmamışız. “Koş” diye bağırıyorum sevgilime. Sadece adamla kavga etmiyor, yükselen sesine birileri gelir umuduyla yardım istiyor sanki.

“Rahat bırak beni… Git buradan!”

Tanıdık değil. Bir kadın. Çorbacının sigara üzerine sigara yakan sarhoşlar için kaldırıma attığı masalardan birinin köşesinde, apartman topuklu ayakkabılarının üzerinde yalpalayarak elindeki yarım ekmek kokoreci sokak köpeklerine paylaştırmaya çalışıyor. Ne olduğunu anlamak için pusuda bekliyoruz. Bir adam. Kadını kolundan çekiştirerek masanın önünde duraklamış arabaya bindirmeye uğraşıyor. Okumaya devam et

E, Fulsen? Şimdi ne yapacaksın?

whatsapp-image-2016-10-06-at-09-37-32İstanbul’dan ayrılıp Antalya’ya gidişimden on gün sonra, Datça’ya gelmemden iki hafta önceydi. Luna’nın intihar teşebbüsünün üzerinden henüz on dokuz saat geçmişti. Luna benim hem çocuğum hem annem, ikisinden de öte hayat arkadaşımdı. İnsan hayat arkadaşı ne yapmaz? Ben önümdeki beş aylık kalkınma planını çöpe atıp ilk kalkan uçağa atlamıştım. Büyük cümlelerle vedalaştığım şehre, kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırmış bir köpek gibi sessizce geri dönmüştüm.

Luna’yı acilen veterinere götürmem gerekmese günlerce Altan’ın evinde saklanabilirdim. On gün içinde hayatım alt üst olmuştu. Daha ne yaşadığımı idrak edemeden, caddeye adım atmamla birlikte dedem ve teyzemle burun buruna geldim. Ölüp de dirilmişim, karşılarına dikilmişim kadar şaşkınlardı. Benimse henüz yapabileceğim bir açıklama yoktu. Gülümsemeye çalıştım, beceremedim. Üzerimde günlerin uykusuzluğu, altımda pijama, sırtımda Altan’ın iki beden büyük hırkasıyla iyi görünmediğimin farkındaydım. On günde verdiğim beş kiloyu saklayacak yerim yoktu. Biraz zamanım olsaydı kimsenin benim için üzülmesine müsaade etmeyecek bir izahat bulabilirdim. Artık çok geçti. O perişan halimde “Kızım ben sadece senin iyi olmanı istiyorum” diyen dedemi çoktan üzmüştüm. Okumaya devam et

Ağaç yeşil, güneş sıcak, kelebekler güzel, erkekler güçlüdür..

PicsArt_06-22-01.55.44

Fulsen’in ta kendisi, Istanbul, Nisan 2000

Ben on yedi, o yirmi sekiz yaşındaydı tanıştığımızda.

Aurore… Ne güzel bir adı vardı. Doğduğu toprakların dilinde, güneş doğmadan az önce beliren aydınlık, seher, başlangıç demekti. Çocukları “Adınla yaşa evladım” diye sever ya büyükler, o adıyla yaşayamadı.

1804 yazıydı. Babası bir mucizeyi kucaklar gibi onu kollarını alıp dünyaya az önce açılmış gözlerinin içine baktı ve “Hoş geldin, Amandine Aurore Lucile Dupin… Hoş geldin kızım” dedi. Devrim çocuğuydu, güzel günler göreceğine inanıyordu herkes.

Babasını küçük yaşta kaybetti. Kuzguni saçlarına çiçekler takmayı seviyordu. On sekiz yaşına geldiğinde Casimir Dudevant ile evlendi. Âşık olduğu için mi yoksa zorlu geçen yılların ardından kendini manastırdan kurtarmak için mi, bilinmez… Bunu takip eden dokuz yıl boyunca herkes ona Barones Dudevant diye seslendi.

Benim için Aurore kimse, Aurore için de Jean-Jacques oydu. Kendini Rousseau’nun eşitlik ilkeleri ile büyüten genç kadın, ne toplum içinde ‘barones’ sıfatını taşıyabiliyor ne de evliliğin içindeki hiyerarşik yapıya boyun eğebiliyordu. Kocasını terk ettiğinde yıl 1831’di. Okumaya devam et

Hadi Âşık Olalım! Hemen… Şimdi…

pembeSonbahar çok sert geçti, kışın derin bir uykuya yattım.

Doktorlar ritim bozukluğu, babaannem çarpıntı diyordu adına ama aslolan soğuktan kalbim titriyordu. Kanepeden kalkıp yatağa varamıyordum geceleri. Sırtımı yastıklara dayadım mı, hele kollarımı da çapraz yapıp göğsüme basarsam küçük bir illüzyonla güvende olduğuma inanıyordum. Kendi kendini sarıp sarmalayıp kış uykusuna çekilmiş yılan gibi…

Günler geceye, geceler güne dönüyordu da sabah olmuyordu bir türlü. Derken Latife’nin sesini duydum. Bir yıl önce penceremin önüne bıraktığım yerde kıpırdamadan duran saksı dolusu sarı yeşil yaprakların arasından pembe çiçekler doğurmuştu. Çiçeklerle ilişkim, öldürmediğim sürece mutlu olmamdan ibaretti. Latife içinse hayat hiç kolay değildi. Şila yapraklarını patiler, Luna tomurcuklarını yer, Luka toprağını eşeler, ben sulamayı unuturdum. Küstü, kırıldı, poyraz esmeye başladığında ise daha fazla dayanamayacağını düşündü belki. Ama hepimizi affetti ve yeniden çiçeklendi. Güneşin altında şarkılar söyleyerek içimdeki yılana “Kalk artık, bahar geldi” dedi. Okumaya devam et

Ana rahminden mahlûk doğar!

IMG-20160405-WA0001Fulsen her sabah beş ile sekiz buçuk arasında bir saatte uyanıyor. Yataktan kalkar kalkmaz bir sigara sarıp içiyor ve kafasında uçuşan tozlar dibe çökene kadar sabırla bekliyor. Kahve makinesinin işi bitine dek çocukların yemeklerini veriyor. Evvelsi geceden musallat olan rüyalar iki dakika susma lütfunu gösterirse kuşların sesini bile duyuyor. O anda yeniden çocuk olmuş gibi seviniyor. İlk fincan kahvesi bitine kadar duvarda kilitlendiği bir noktaya deliksiz bakıyor. İkinci fincanı yudumlamaya başladığında telefon ekranını yukarı kaydıra kaydıra haber başlıklarına hızlıca göz atıyor. Eskiden böyle değildi Fulsen, artık haber değeri on üzerinden sekiz ve üzeri olmayan hiçbir haberin başlığından ötesini okumuyor.

Dua etmeye başladı üç ay önce. Herhangi bir dine mensup olmasa da üçüncü fincan kahvesi bitene kadar kendisinin kaleme aldığı duaları tekrar tekrar okuyarak kalbini huzura açıyor. Okumaya devam et

Hepimiz Şubat’ız.. Hepimiz Eksik..

subatŞiir okumayı ne zaman bıraktığımı düşünüyorum şu sıralar, bir de Şubat ayını…

Öksüz bıraktığım şiirler bir tarafa da aklıma Şubat düştükçe, Şaka ile Karışık filminde hâkim karşısında duran Osman kadar mağmum* ve mahzun hissediyorum kendimi. Hepimiz, hem de kaç kere, rakı kadehini masaya vururken “Bu da mı gol değil be?” diyerek boşaltmışızdır ciğerimizi… Ofsayt Osman, muhterem bir insan, sevdiğimiz bir abimizdir de filmin adının Şaka ile Karışık olduğunu ya bilmeyiz ya hatırlamayız. İşte Şubat deyince, o filmin adı kadar bir mahzunluk çöküyor üzerime.

Zamanı dilimlere bölmek, haftaya yedi gün vermek, ayların kimine otuz kimine otuz bir gün dağıtmak, kimin aklına gelmiştir acaba? Nasıl bir adaletsizliktir, Temmuz’la Ağustos’a üst üste otuz bir gün bahşederken, Şubat’a “Sen yirmi sekizle yetin” demek? Teselli ikramiyesi gibi, dört yılda bir yirmi dokuz günle avutmak onu… Şubat’ın bu mağduriyeti, Sadri Babanın da aklına düşseydi benim gibi, kesin  “Adaletine, insanlığına kurban olayım Hâkim Bey” der, başlardı Şubat’ı savunmaya. Düşmemiş demek ki… Okumaya devam et

Sana bir boyun atkısı lazım. Kış geldi.*

20141201_120919Üzerine büyük harflerle “KIRILACAK EŞYA” yazılmış küçük bir koli gibiydi çocukluğum. En çok doğum günlerimi severdim, kutlamalar bir ay sürerdi. Herkes beni ne kadar sevdiğini göstermek için sıraya girerdi. Muzlu çikolatalı pastalar ve hediye paketleri arasında mutluydum taa ki bahsi geçen herkesin bir araya gelmemek için, beni evden eve kırmadan taşımaya çalışırken, gözlerinde sevgiden öte merhamet görene kadar.

“Defolu!” diye yarı fiyatına satılan bir sepet dolusu elbise gibiydi gençliğim. Büyüklerimin bana öğrettiği gibi, kendimi ne kadar sevdiğimi cümle âleme göstermek için doğum günlerimi haftalarca kutlamaya devam ettim. Aslında pek sevemedim taa ki bir gün kendimi unutup, seni sevmeye başlayana kadar.  Okumaya devam et